31 Mayıs 2026 Pazar

Derin Deniz Canavarı Namıdiğer LEVIATHAN

    LEVIATHAN 

    Thomas Hobbes’un devlet, toplum, akıl velhasıl kelam felsefesini ele alacağım.
Öncelikle 17. yüzyıl filozoflarından olan Thomas Hobbes, günümüz modern siyaset felsefesinin temellerini atmada öncü olmuştur. Öncelikle Hobbes bu fikirlerini bizzat kendi gözleriyle (yaşadığı dönemdeki ingiliz iç savaşından) görmüş olduğu ortamdan elde etmiştir. Kral I. Charles'ın idamından sonra iç savaş çıkmasıyla beraber Hobbes sürgüne gönderilmişti, sürgün sırasında da LEVIATHAN'ı kaleme aldı. Devletin, egemenin yani otoritenin olmadığı bir durumda ne gibi sonuçların olacağını Hobbes bizzat kendi gözleriyle görmüş ve deneyimlemiş birisidir. Hobbes, devlet fikrinin güçlü bir savunucusudur. Hobbes’a göre devlet olmazsa insanlar doğa durumu (state of nature) içinde yaşarlar. Hobbes’a göre, insanların güvenliğini sağlayacak ortak bir otorite olmazsa bireyler, tamamen kendi çıkarlarını maksimize etmek uğruna eylemlerde bulunacaktır. Doğada nasıl sürekli çatışma varsa bu durumun da aynen insanlara da aktarılacağını düşünmektedir. Sahi devlet denilen bu yapı olmasaydı herkes kendi adaletini sağlamakla kalmaz mıydı? Bu da toplumda kaos meydana getirmez miydi? Bu konuyla ilgili en ünlü sözü de şudur: “Homo homini lupus est”, yani “İnsan insanın kurdudur.” Bu sözüyle Thomas Hobbes, insanların kendi güvenliklerini gözeten ortak bir otoritenin olmadığı durumda tıpkı doğadaki hiyerarşik düzenin yer alacağını ima etmiştir. Binaenaleyh bir toplumu yönetecek olan bir bireyin toplumu yani insanlığı okuyabiliyor olması gerektiğini savunmuştur. Hobbes, insanları okuyabiliyor olmaya çok değer vermektedir ki "Bilgelik kitapları değil, insanları okuyarak elde edilir" demiştir kendisi.
    Peki insanlar doğanın bu kaosundan nasıl sıyrıldı? Hobbes çözümü toplum sözleşmesinde buldu. Toplum sözleşmesi, insanların kendi aralarında bir antlaşma yaparak güçlerini tek bir elde (egemenlikte) toplar. Bu egemen (otorite sahibi) bir meclis, kral yahut da kilise olabilir, önemli olan gücün bölünemez ve sorgulanamaz olmasıdır. Hobbes bu yapıya "Leviathan" adını verir. (Eski ahitte adı geçen derin deniz canavarı)
    Hobbes'a göre bu egemen sorgulanamaz ve bölünemez çünkü egemen dediğimiz şey sosyal sözleşmenin ürünüdür velhasıl kelam insanlar başta anlaşma yoluyla ürettikleri bir antlaşmayı neden bozsunlar? Bu anlaşmayı bozmak Hobbes'a göre felaketten başka bir şey değildir çünkü bu anlaşma bozulursa insanlar başa yani doğa durumuna geri dönmüş olacaklardır.
    Bu arada egemeni biraz öcü gibi anlatmışım, mutlak otorite sahibi her istediğini asıp kesebilen cinsten yani, Hobbes vatandaşı tamamen savunmasız bırakmaz. Egemen, otorite vatandaşın canına kast ettiğinde itaat durumu ortadan kalkar ve en baştan bir anlaşma yapılır ki sözleşmenin tek amacı hayatta kalmaktır. Bu sözleşmeye aykırı davranan egemen, otorite yok olmaya mahkumdur.

    İyi ve Kötü

    Thomas Hobbes'a göre iyi, kişiye hoş ve faydalı; kötü ise nahoş ve faydasız gelen eylemlerdir. Ancak Hobbes, iyiyi ve kötüyü gruplara ayırmaktadır. İyiler sırasıyla pulchrum, jucundum ve utile'dir; kötüler sırasıyla turpe ve molestum'dur. Pulchrum vaat edilen iyiliktir, jucundum arzulanan iyiliktir, utile ise fayda sağlayan, çıkarı olan iyiliktir; turpe vaat edilen kötülüktür, molestum ise nahoş faydasız zararlı anlamındaki kötülüktür. Bu sınıflandırma da Hobbes'un ahlak hakkındaki görüşünü açık bir şekilde ifade etmektedir. Hobbes'a göre evrensel ahlak, nesnel ahlak yoktur. Ahlak dediğimiz şey Hobbes'a göre arzulardan ve isteklerden oluşur. Her bireyin arzusu ve isteği de farklı olduğundan dolayı insanlar mutlak bir çatışma içindedirler. İşte bu noktada devlet devreye girer. Ortak bir ahlaki kurallar bütününü ancak ve ancak bir egemen, bir devlet belirleyebilir.

    Akıl

    Neden yemek yeriz? karnımızı doyurmak için değil mi? Karnımız acıktığında aklımıza karnımızı doyurmak için yemek bulmamız gerektiği gelir ama karnımızı doyurma isteği başta aklımız sayesinde değil arzumuz sayesinde geldi. İşte Hobbes da aklı sadece bir araç olarak görmekte. Akıl sadece hesaplamalar yapan bir araç Hobbes için. Akıl ahlak öğretemez Hobbes'a göre. Ahlakı öğreten şey arzularındır neyin iyi neyin kötü olduğunu arzuların karar verir. Misal karnın acıktığında bir hayvanı öldürüp yemek senin arzuna göre iyidir çünkü birey bazında yararın maksimize edilmekte, Arzularınıza göre iyiyi ve kötüyü sınıflandırabiliyorsunuz. Arzularınıza göre tam o anda neyin iyi neyin kötü olduğu değişebiliyor. Hobbes bunu savunmuştur.
    Örneğin, bir hırsız da aklını kullanır ki eşya çalabilsin diğer yandan bir hayırsever de aklını kullanır ki daha çok yardım yapabilsin. Bu iki önerme Hobbes için yeterince akılcı sayılmakta çünkü Hobbes'a göre akıl ahlaki yargı yapmaz.
    Her bireyin arzusu farklı olduğu için bireyler arası çatışma çıkacağı kesindir. Binaenaleyh ortak bir egemen şart.

    Dil

    
Bir devlet düşünün Y devleti, bu devlet X grubuna terörist derse X grubu Y devleti için terörist olur ve Y devleti X grubundaki herhangi bir kişiyi hapse atabilir, ceza kesebilir kısaca her istediğini yapabilir. X grubu eylemlerini özgürlük mücadelesi olarak niteleyebilir lakin elinde güç bulunan kişi Y devleti olduğu için kelimeyi tanımlayan ve elinde güç bulunduran kazanır.
    
Hobbes metaforlardan nefret eden birisiydi çünkü metaforların gerçeği bulanıklaştırdığını düşünüyordu kendisi. Gerçek, Hobbes için altın kuraldı. Metaforların dile duygusal bir anlam kattığını ve bu duygusal anlamların da gerçeği maskeleyeceğini düşünüyordu. Hobbes, muğlak bir dilin toplumda kargaşa çıkaracağını düşünüyordu.

Hobbes'a gelen eleştiriler 

    Hobbes'a gelen eleştirelin çoğu John Locke ve Rousseau tarafınca gelmiştir. Hobbes insanı tamamıyla bencil ve saldırgan görmekte lakin Locke insanı akıl sahibi ve işbirliğine yatkın bir varlık olarak görmekte. Locke'un Hobbes'a karşı en önemli itirazlarından birisi de "Egemeni kim denetleyecek? Sınırsız güç verilen biri zulmederse ne olur?" olmuştur.
    Rousseau, Hobbes'un state of nature (doğa durumu) fikrine tamamen karşı çıkmıştır. Rousseau, insanın doğada özgür ve mutlak iyi olduğunu savunur, toplumun ve medeniyetin insanı kötüye ittiğini savunur.

    Tüm bu eleştirilere karşın Hobbes'un mirası yadsınamaz. Modern ulus devlet anlayışı, uluslararası ilişkiler teorisi ve sosyal sözleşme geleneği büyük ölçüde onun üzerine inşa edilmiştir.  


     

16 Mayıs 2026 Cumartesi

My Beautiful Blue Heaven

    Benim mavi, güzel cennetim.
    Yüzüme dokunan ellerin, rüzgarın.
    Gözüme parıldar o mavi ışığın.
    İçinde kaybolurum o nebulanın.

    Benim mavi, güzel cennetim.
    Dokunsan evren yeniden başlar, süpernovalar.
    Adını anınca parlar yıldızlar, galaksiler.
    
Türk kahvem, filtre kahvem, alışkanlığım.

    Benim mavi, güzel cennetim.
    Şafak vakti doğan güneş gibi.
    Çıkardın beni bu bataklıktan.
    Borçluyum sana, yaz veresiye.

    Benim mavi, güzel cennetim.
    Çay içer misin? Dalmışken maviliğe.
    Semaver tüter usulca koynunda.
    Gülüşün karışır denizin kıyısına.

    Benim mavi, güzel cennetim.
    Uyuştu ya hani bu kafalar.
    Dağılır bu insanlar.
    Oluruz beraber sonsuza kadar.

    Mavi Cennetim
    Yaşatıyorsan cenneti bu dünyada bana
    Ne gerek var o zaman öteki dünyaya?
    Benim mavi, güzel cennetim.
    Sana Teşekkür Ederim.
 

19 Nisan 2026 Pazar

Yıldız Tozu

    Uzun bir sürenin ardından kendimi kendim gibi hissetmeye başladım. Ya da öyle sanıyorum; çünkü eskiden yapmayı sevdiğim şeyleri artık sevmez oldum gibi geliyor. Ruh hâlim daha dengeli ilerliyor; eskisine nazaran kötü hissettiğimde çok kötü, iyi hissettiğimde ise çok iyi hissetmiyorum. Sadece normal hissediyorum sanırım, eğer bu normalse tabii. “Normal”in bu olduğunu hiç sanmıyorum biliyor musunuz? Ara sıra içime öküz oturuyor; lâkin eskisi kadar ağır değil bu öküz. Kilo vermiş pezevenk, ihihih. Tabii bu öküz kilo verirken beraberinde bir şeyler de götürdü sanırım. Evet, eskisi kadar ağır değil ama eskisi kadar da heves kalmadı içimde. Hani bazen boşluktaymışsınız hissine kapılırsınız ya; işte ben ona kapılmadım, boşluk direkt bana kapıldı. Yakamı tuttu ve geri bırakmadı gibi hissediyorum. Sırtımda taşıyorum sanki bu mahlûkatı.
    Eskiden ilgi çekici bulduğum konular artık bana ilgi çekici gelmemeye, dinlemekten ve hakkında tartışmaktan keyif aldığım konular da keyif vermemeye başladı. Eski ben olsa bir konu üzerine saatlerce tartışabilecek enerjisi ve “keyfi” varken, şu an o keyfi dört gözle bekliyorum; lâkin geleceği yok gibi. Elimi havaya kaldıracak hâlim kalmadı artık; sadece uyanıyor, yiyor, içiyor ve geri uyuyorum. Zombi gibi yaşıyorum adeta; bilinci olan bir zombi?
    Son zamanlarda yaparken keyif aldığım tek şey dizi izlemek ve yazı yazmak oldu. Oyun oynamayı çocukken çok severdim; bilgisayarın başından kalkmazdım gün boyunca. Ya şimdi? Oyunların yüzüne bakmaz oldum; hiçbiri beni çocukken eğlendirdiği kadar eğlendirmiyor artık. Çocukken başka ne yapmaktan hoşlanırdım diye düşünüyorum bazen. Siz de düşünün, bakalım aklınıza ne gelecek. Düşündüğümde vardığım sonuç hep şu oluyor: “Life is just sunshine and rainbows.” Neden hepimiz olmasa da çoğumuz çocukluğumuzu özlüyor? Özlenmesi gerek de o yüzden. Sıfır sorumluluğun nesi özlenmez ki? Çocukluğumda yediğim abur cuburları özlüyorum. Kiloluydum çocukken; bu yüzden hep alay konusu olmuştum okulda. Şimdi kilolu olsam benim umursayacağım tek şey sağlığım olurdu.Her şeye karşı bir anhedoni mevcut içimde. Normalde dışarı da çıkmıyordum ancak doktorum yürümem gerektiğini söylediğinden beri zorla da olsa yürümeye başladım. İyi de geliyor. Zaten yapabileceğim tek spor herhâlde yürümek; sırtımdaki bu pezevenk öküz varken ağırlık mı kaldırmamı bekliyorsunuz bir de?
    Etrafınızda ne kadar çok insan olursa olsun, o bilince sahip olduğunuz sürece zihninizde yalnızlığa mahkûmsunuz. Bu mahkûmiyeti hissetmemek için etrafınıza sevmediğiniz insanları dolduruyorsunuz/dolduracaksınız; çünkü ben öyle yaptım ve hâlen de yapmaktayım. Ama siz bunu yapmayın (bence). İnanın bana, kendinizle geçireceğiniz bir dakika bile o insanlarla geçirilen saatlerden çok daha iyidir. Kendinizle kaldığınızda yapmaktan hoşlandığınız şeyleri keşfedersiniz. Ben yazı yazmayı sevdiğimi keşfettiğimden beri yazıyorum ve bu bana iyi geliyor. Siz de deneyin, belki seversiniz ehehehe.

Yazarların çoğu aslında bu boş sayfaları bir kusma tabı gibi kullanıyormuş; içlerindeki zehri böyle atıyorlarmış sanırım. Güzelmiş. Beğendim.

    Her sabah göğsünüzde bir kaya varmışçasına bir ağırlıkla uyandığınız oldu mu? Eğer olduysa ne demek istediğimi iyi anlamışsınızdır. Ben hemen hemen her gün göğsümde bir kaya varmışçasına bir ağırlıkla uyanıyordum, uyku benim için haramdı adeta. Ya karabasan? Kan ter içinde kalkmak? Yanında cabası. Yine de uykum eskisine nazaran daha iyi şu sıralar. Buna da şükür.
    Uzun süredir kendime bir şey katıcak cinsten şeylerle uğraşmıyorum, kitap okumak gibi; deniyorum ama okumaya başladığımda kafam başka şeylere dalıp gidiyor ve okuduğumu unutuyorum sonra tekrar okuyayım diyorum yine aynı oluyor ve bu döngüye takılıyor. Paragrafları anlamakta güçlük çekiyorum, bu sorunu nasıl aşacağımı bilmiyorum. Umarım aşacak bir çözüm vardır. Çünkü canımı çok sıkmaya başladı bu durum.
    Ölümle ilk tanıştığım an köpeğimin öldüğü andı, ben yedi-sekiz yaşlarındayken bir köpeğim vardı, çok severdim köpeğimi ancak bir gün zehirlendi ve ağzından köpükler aktığına ve oracıkta can çekişerek öldüğüne tanık oldum. Ölümle, gidenin tekrar geri gelmeyeceğiyle tanışmam ilk bu anda olmuştu. Geçen yıl da yedi yıllık kedimi kanserden kaybettim, sırtında kocaman tümör çıkmıştı, ameliyatla aldırmıştık tümörü ama sanırım kanser kötü huylu olduğu için tekrar nüksetti. Artık daha fazla acı çekmemesi içinse uyuttuk, acısız bir ölümü hakediyordu. Bu anlattıklarım elbette bir aile üyesini kaybetmekten beter şeyler değiller biliyorum ama sonuçta kaybettiğim "şey" de bir canlı. Dost. Arkadaş.
    Daldan dala konu atlamışım onu fark ettim, olsun. Bu sefer de böyle olsun.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Qualia, Fenomenizm ve Fizikalizm

 İkimiz de americano içiyoruz, aslında içmiyoruz.

    Qualia(1), eylemde bulunan birinci tekil şahsın edindiği deneyimin kendisine verilen addır. Qualianın en önemli özelliği öznel (subjektif) olmasıdır, eylem sonucunda elde edilen verinin zihinsel yaşantımıza fenomenal (bize göre görünen, görüngüsel) etkisidir. Örneğin, mavi rengi kendine has bir dalga boyuna sahiptir, ampirik yöntemler ile 3. şahıslar tarafından incelenebilir ancak mavinin maviliği, mavi oluşu hiçbir fiziksel anlatımla açıklanamaz (indefinable’dır), sadece ve sadece 1. tekil şashısın deneyimi sonucu ortaya çıkan fenomen(2)dir.

    Fizikalizm(3), gerçekleşen eylemlerin 3. şahıslar tarafından ampirik yöntemlerle incelenip çıkan sonucu 3. şahıslara aktarabilmeye denir. Fizikalizmin özelliği nesnel (objektif) olmasıdır, zamanla değişkenlik göstermesi beklenmez. Örneğin A noktasından B noktasına doğru yola çıkan bir aracın sahip olduğu km/sa cinsinden sürati ve A noktası ile B noktası arasındaki mesafe öğrenilirse aracın B noktasına kaç saatte ulaşabileceğinin bilinmesi nesnel bir gerçektir. İstenen verilerin varlığı sonucunda elimizde fiziksel temellere oturttuğumuz nesnel gerçekler bulunur.

Qualia’nın varlığının fizikalizm özünde yarattığı problem mevcuttur, bu problem şudur:

  •     Fizikalizmi acılara uygulamaya çalışalım. Acı sinyali, vücudumuzda nöronlar sayesinde ilk önce omuriliğe ardından beyne gönderiliyor. Beyin, bu bilgiyi acı olarak işleyip sinyal olarak tekrar temas halindeki bölgeye tepki vermesi için tekrar gönderir. Şimdi, bu bilgiyi daha önce hiç acı çekmediği varsayımını yaptığımız bir deneğe anlattığımızda bu denek acı’nın ne olduğunu kavrayabilir miydi? Kavrayamaz olması beklenir çünkü acı nörolojik bir durum (3. şahıslar tarafından gözlemlenebilen nesnel gerçek) dışında 1. şahısa bağlı bir deneyimdir.
    Sorun şu ki fizikte, biyolojide, matematikte ve kimyada ifade edilen her şey nesnel (objektif) bir gerçek. Yukarıdan aşağıya doğru düşen bir taşa etki eden kuvvet (yerçekimi ivmesi) bir özneden bağımsız olarak gerçekleşiyor, kuvvetin olması için kuvveti gerçekleştiren bir kişiye gerek yok çünkü kuvvetin kendisi öznenin kendisi.
        Fizik görüldüğü üzere tüm canlılara açık. Peki, bizim acı deneyimimiz? Acıya fiziksel (nesnel) olarak çıkarımda bulunamadık. Var olan her şeyin yani evrenin fiziskel olmasına rağmen öznel (tanımlanamayan) fenomenlerin olması ve bu öznel fenomenlerin fiziksel olarak tanımlanamıyor oluşu fizikalizm özünde bir problem yaratmaktadır. 

 

Mary’nin Odası Düşünce Deneyi Nedir?

Mary adında bir kız hayal edin. Kendisi parlak bir sinirbilimci ve renkler ve renkli görüş üzerine dünyanın önde gelen uzmanlarından biridir. Ancak, tamamen siyah-beyaz bir odada büyüdüğü için aslında hiç renk görmemiştir.

Siyah-beyaz kitaplar ve televizyon programları sayesinde renk görme hakkında bilinmesi gereken her şeyi öğrenmiştir. Gözlerimizin yapısını, açık mavi bir gökyüzüne baktığımızda retinamızı uyaran ışığın tam dalga boylarını ve renk algısının tüm bilimsel yönlerini bilir.

Bir gün Mary, tek renkli odasından kaçar ve gri şehir sokaklarında yürürken ilk kez kırmızı bir elma görür. Mary’nin kırmızı elmayı görmesiyle ne değişti? Mary, kırmızıyı ilk kez gördüğünde kırmızı renk hakkında yeni bir şey öğrenmiş midir?

    Qualia’nın, fizikalizme problem yaratması neden önemli? Varlığından şüphesiz emin olduğumuz bir fenomenin bilim tarafından tanımlanamıyor oluşu birçok soruya yol açmakta. Nesnel olarak kabul ettiğimiz fizik aslında fenomenlerden mi oluşuyor? Ya da bilim’e uygun olmadığı için Qualia'yı ret mi etmeliyiz? 

What Is It Like to Know?

Genetik Determinizm

Oku sen de baban gibi, eşek olma. Oku sen de baban gibi eşek olma

 
Genetik determinizm, en basit hâliyle, kalıtsal özelliklerin insan hayatının her noktasında egemen olduğunu ileri süren bir düşünce biçimidir. Kazanacağınız para, gideceğiniz üniversite, yaşayacağın hastalıklar, iş yerinde elde edeceğin başarılar ve hayatında yaşayacağın birçok dönüm noktasının tamamen atalarınızdan size aktarılan kalıtsal özellikler (genler) sayesinde mümkün veya namümkün olacağıdır.

  Bu görüşü destekleyen unsurlar şunlardır: 
  1.  IQ (intelligence quotient)

    IQ, zeka katsayısı ya da zeka seviyesi olarak Türkçeye çevirilebilir. Peki, IQ nedir? IQ, atadan çocuğa miras bırakılan zekâ seviyesi olarak tanımlanır;(1)  başka bir deyişle soyunuz kadar zekisiniz. Peki IQ hayatta neyi belirler ve neden önemlidir? IQ seviyesi arttıkça daha az psikiyatrik hastalığa yakalanma eğilimi (şizofreni, anksiyete, depresyon, bipolar bozukluk vb.), daha az suç işleme eğilimi, daha az kanser, solunum yolu, kalp ve damar, mide hastalıkları, inme, diyabet, Alzheimer kaynaklı ölümler görülmektedir.(2) Ayrıca IQ seviyesi arttıkça beklenen ömür süresi (life expectancy) de anlamlı bir şekilde artıyor.(3) 
     
  2. Türler Arası Benzerlikler (similarities between species)
     

    Hayvan çalışmalarında belirli davranışların (örneğin saldırganlık, ebeveynlik) genetik olarak aktarılabildiği gösterilmiştir. İnsanların da biyolojik bir tür olması nedeniyle benzer mekanizmaların geçerli olduğu savunulur. Bazı ırklar diğer ırklara göre daha fazla suç işleme eğilimindedirler. Örneğin siyahiler beyazlardan 2 ve daha fazla kat suç işlemektedirler ayrıca siyahilerin IQ seviyesi beyazlardan daha düşüktür(4), siyahilerin suç işlemelerindeki bu eğilim de IQ seviyelerinin daha düşük olmasından kaynaklanmaktadır.
     
  3. Davranış Genetiği (behavioral genetics)

    İnsan vücudundaki bazı gen topluluklarının insan davranışları üzerinde etkisi olduğu bulunmuştur. Örneğin DRD4, DRD5 ve DAT1 gen alelleri; yenilik arama (novelty seeking), rutin işlerden daha kolay sıkılma ve yeni deneyimler arama ile ilişkilidir. Başka bir deyişle, bu genlere sahip bireyler dürtüsel olarak risk alma eğilimindedir ve bu durum kumar eğilimi ile ilişkilidir. Bu gen alellerinin ayrıca DEHB (ADHD) ile de ilişkili olduğu bulunmuştur.(5)
    Not: Bu davranışlar tek bir gen grubuyla açıklanamamaktadır; ancak ilişkilendirilebilmektedir. Bu ve benzeri davranışlar poligenetik (polygenic) olarak açıklanabilir.
     
  4. Evrimsel Psikoloji (evolutionary psychology)

    1) İnsan zihni, doğuştan sahip olduğu genetik yapı sayesinde bazı şeylerden korkar. Örneğin bebeklerin genetik yapısında yükseklik korkusu bulunmaktadır. Bunun sebebi genlerine yerleşmiş olan “yükseklik = ölüm” bilgisidir. Bu videoda bebeklerin yükseklikten korktuğu açık bir şekilde görülmektedir. Bebekler Yükseklikten Korkar Mı?,
     

    Kısaca; kaynak sağlayabilen erkekle eşleşen kadın, yavrularının hayatta kalma ihtimalini artırır. Doğurgan kadını seçen erkek ise daha sağlıklı, uzun yıllar yaşayabilecek ve verimliyavrular elde etmeyi amaçlar.

    2) İnsanlarda eş seçimi de evrimsel psikoloji kapsamında ampirik yöntemlerle açıklanabilmektedir. Evrimsel psikolojiye göre kadınlar eş seçerken daha seçici olup statüye ve ekonomik kaynaklara dikkat eder; erkekler ise fiziksel çekiciliğe önem verir. Peki, bunun nedeni nedir?
         Kadınların eş seçiminde daha seçici olmasının nedeni; hamilelik, doğum ve emzirme gibi süreçlerin yüksek biyolojik maliyet gerektirmesidir. Bu nedenle kadın, kendisini ve yavrusunu koruyabilecek ve kaynak sağlayabilecek bir eş seçmektedir. Erkeklerin fiziksel çekiciliğe önem vermesinin temel nedeni ise “Kadın doğurgan mı?” sorusudur. Doğurganlık doğrudan gözlemlenebilen bir özellik değildir; ancak bazı işaretleri (signals) vardır: gençlik, simetri, sağlıklı cilt, vücut oranları vb. Bu özellikler doğurganlık ve sağlıkla ilişkilendirilmiştir.