19 Nisan 2026 Pazar

Yıldız Tozu

    Uzun bir sürenin ardından kendimi kendim gibi hissetmeye başladım. Ya da öyle sanıyorum; çünkü eskiden yapmayı sevdiğim şeyleri artık sevmez oldum gibi geliyor. Ruh hâlim daha dengeli ilerliyor; eskisine nazaran kötü hissettiğimde çok kötü, iyi hissettiğimde ise çok iyi hissetmiyorum. Sadece normal hissediyorum sanırım, eğer bu normalse tabii. “Normal”in bu olduğunu hiç sanmıyorum biliyor musunuz? Ara sıra içime öküz oturuyor; lâkin eskisi kadar ağır değil bu öküz. Kilo vermiş pezevenk, ihihih. Tabii bu öküz kilo verirken beraberinde bir şeyler de götürdü sanırım. Evet, eskisi kadar ağır değil ama eskisi kadar da heves kalmadı içimde. Hani bazen boşluktaymışsınız hissine kapılırsınız ya; işte ben ona kapılmadım, boşluk direkt bana kapıldı. Yakamı tuttu ve geri bırakmadı gibi hissediyorum. Sırtımda taşıyorum sanki bu mahlûkatı.
    Eskiden ilgi çekici bulduğum konular artık bana ilgi çekici gelmemeye, dinlemekten ve hakkında tartışmaktan keyif aldığım konular da keyif vermemeye başladı. Eski ben olsa bir konu üzerine saatlerce tartışabilecek enerjisi ve “keyfi” varken, şu an o keyfi dört gözle bekliyorum; lâkin geleceği yok gibi. Elimi havaya kaldıracak hâlim kalmadı artık; sadece uyanıyor, yiyor, içiyor ve geri uyuyorum. Zombi gibi yaşıyorum adeta; bilinci olan bir zombi?
    Son zamanlarda yaparken keyif aldığım tek şey dizi izlemek ve yazı yazmak oldu. Oyun oynamayı çocukken çok severdim; bilgisayarın başından kalkmazdım gün boyunca. Ya şimdi? Oyunların yüzüne bakmaz oldum; hiçbiri beni çocukken eğlendirdiği kadar eğlendirmiyor artık. Çocukken başka ne yapmaktan hoşlanırdım diye düşünüyorum bazen. Siz de düşünün, bakalım aklınıza ne gelecek. Düşündüğümde vardığım sonuç hep şu oluyor: “Life is just sunshine and rainbows.” Neden hepimiz olmasa da çoğumuz çocukluğumuzu özlüyor? Özlenmesi gerek de o yüzden. Sıfır sorumluluğun nesi özlenmez ki? Çocukluğumda yediğim abur cuburları özlüyorum. Kiloluydum çocukken; bu yüzden hep alay konusu olmuştum okulda. Şimdi kilolu olsam benim umursayacağım tek şey sağlığım olurdu.Her şeye karşı bir anhedoni mevcut içimde. Normalde dışarı da çıkmıyordum ancak doktorum yürümem gerektiğini söylediğinden beri zorla da olsa yürümeye başladım. İyi de geliyor. Zaten yapabileceğim tek spor herhâlde yürümek; sırtımdaki bu pezevenk öküz varken ağırlık mı kaldırmamı bekliyorsunuz bir de?
    Etrafınızda ne kadar çok insan olursa olsun, o bilince sahip olduğunuz sürece zihninizde yalnızlığa mahkûmsunuz. Bu mahkûmiyeti hissetmemek için etrafınıza sevmediğiniz insanları dolduruyorsunuz/dolduracaksınız; çünkü ben öyle yaptım ve hâlen de yapmaktayım. Ama siz bunu yapmayın (bence). İnanın bana, kendinizle geçireceğiniz bir dakika bile o insanlarla geçirilen saatlerden çok daha iyidir. Kendinizle kaldığınızda yapmaktan hoşlandığınız şeyleri keşfedersiniz. Ben yazı yazmayı sevdiğimi keşfettiğimden beri yazıyorum ve bu bana iyi geliyor. Siz de deneyin, belki seversiniz ehehehe.

Yazarların çoğu aslında bu boş sayfaları bir kusma tabı gibi kullanıyormuş; içlerindeki zehri böyle atıyorlarmış sanırım. Güzelmiş. Beğendim.

    Her sabah göğsünüzde bir kaya varmışçasına bir ağırlıkla uyandığınız oldu mu? Eğer olduysa ne demek istediğimi iyi anlamışsınızdır. Ben hemen hemen her gün göğsümde bir kaya varmışçasına bir ağırlıkla uyanıyordum, uyku benim için haramdı adeta. Ya karabasan? Kan ter içinde kalkmak? Yanında cabası. Yine de uykum eskisine nazaran daha iyi şu sıralar. Buna da şükür.
    Uzun süredir kendime bir şey katıcak cinsten şeylerle uğraşmıyorum, kitap okumak gibi; deniyorum ama okumaya başladığımda kafam başka şeylere dalıp gidiyor ve okuduğumu unutuyorum sonra tekrar okuyayım diyorum yine aynı oluyor ve bu döngüye takılıyor. Paragrafları anlamakta güçlük çekiyorum, bu sorunu nasıl aşacağımı bilmiyorum. Umarım aşacak bir çözüm vardır. Çünkü canımı çok sıkmaya başladı bu durum.
    Ölümle ilk tanıştığım an köpeğimin öldüğü andı, ben yedi-sekiz yaşlarındayken bir köpeğim vardı, çok severdim köpeğimi ancak bir gün zehirlendi ve ağzından köpükler aktığına ve oracıkta can çekişerek öldüğüne tanık oldum. Ölümle, gidenin tekrar geri gelmeyeceğiyle tanışmam ilk bu anda olmuştu. Geçen yıl da yedi yıllık kedimi kanserden kaybettim, sırtında kocaman tümör çıkmıştı, ameliyatla aldırmıştık tümörü ama sanırım kanser kötü huylu olduğu için tekrar nüksetti. Artık daha fazla acı çekmemesi içinse uyuttuk, acısız bir ölümü hakediyordu. Bu anlattıklarım elbette bir aile üyesini kaybetmekten beter şeyler değiller biliyorum ama sonuçta kaybettiğim "şey" de bir canlı. Dost. Arkadaş.
    Daldan dala konu atlamışım onu fark ettim, olsun. Bu sefer de böyle olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder